top of page

Kim Bu İçimdeki Çocuk? Nerede Bulacağım Ben Bu Çocuğu?

Son dönemde herkes bir “çocuk” tan bahsediyor, “çocukluğun” ne kadar önemli olduğundan. Şarkılar, şiirler, kitaplar, diziler, filmler hep ona göndermeler yapıyor. Terapistler sürekli aynı jargonu kullanıyor; çocukluğa inmek, içimizdeki çocuk, çocuk modu, çocuğu sevmek, çocuğa sarılmak. Peki ya kim bu çocuk? Nerede bulacağım ben çocukluğumu? Neyi incelediğimizi bilmezsek onunla bağ kuramayız ki. Nereye bakacağımızı bilmezsek onu bulamayız ki. İçimizdeki çocuğu sevmek hedefi şahane; fakat tanımadığımız birini nasıl severiz? Yahu kim bu çocuk? Önce bir tanıyalım lütfen ürkütmeden kendimizi.


 


içsel içimizdeki içimdeki çocuk küçük modu kırılgan


Mizaca Uygun Ebeveynlik İhtiyacımız


İnsan sisteminin oluşumunun bir deney olduğunu hayal edelim. O zamanki teknoloji ne ise deney bunu içeriyor olsun. Bu deneyi yapan belli bilim insanları var; bu kişilere birincil bakım verenler diyoruz. Onların spontane ürettikleri kombinasyondan yani ebeveynlik stillerinden bir veri oluşuyor. Yıllar içinde bu veri istikrarlı/istikrarsız bu kişiler tarafından işleniyor.


Yıllar geçtikçe, teknoloji geliştikçe, araya artık çevresel faktörler de girdikçe (okul, akrabalar, sosyal çevre vb.) bu veri biraz güncellenip farklılaşabiliyor. Ama deneyde ilk oluşturulmuş “yazılım” çoğunlukla aynı kalıyor ve biz işte bu yazılımımıza çocukluk diyoruz.


Eskiden örneğin o yazılımın içerisine “asla duygularını göstermemelisin” mesajını koymak popülerken; modern ebeveynlikte şimdi “duyguları yaşamak çok önemlidir” mesajı koyuluyor. Tüm bu mesajların ise hepimizde bıraktığı izler var. Bizi oluşturuyor bu veriler; ancak bize konulan yazılım mizacımıza/özümüze her zaman uygun olmayabiliyor.


O zaman ne oluyor? İçeride çatışma çıkıyor. Deney error veriyor. Pek sevgili bilim insanları da maalesef bu uyuşmazlık ile ve uyguladıkları yöntemlerin işe yaramadığı ile yüzleşmekten beri dursun; aksine deneyin bu gidişatında ısrarcı olabiliyorlar.


Haliyle teknoloji ilerleyemiyor yani bizler mutluluk/özgürlük/barış hisseden yazılımlar taşıyamıyoruz. Bu yazılımımızı kendi kendimize değiştirmek ve düzenlemek için çok çaba sarf ediyoruz, bu güzel.


Fakat burada asıl önemli olan şey; bize hangi veriler işlenmiş? (temel inançlar, otomatik düşünceler, şemalar vs.) sorusunu cevaplamak ve aslında bizim yazılımımız nasıl daha farklı bir sistemde tıkır tıkır işlermiş? (kendine yeniden ebeveynlik) sorusuna yanıt aramak.


Özetle, çocukluk halimi anmak çok önemli çünkü ben aslında “nasıl bir çocuğum” anlamaya çalışırsak; çağdaş bir bilim insanı gibi mizacımızı keşfeder ve kendi mizacımıza uygun ihtiyaçlarımızı karşılamaya başlayabiliriz.

 

Duygusal İhtiyaçlarımız


Dünyaya muhtaç bir canlı olarak geliyoruz. Bakılmazsak ölürüz, net. Temel fizyolojik gereksinimlerimiz var yaşamımızı sürdürebilmek için: beslenme barınma nefes alma vb. gibi. Bizi dünyaya getirenler ya da birincil bakım verenler ise bunları karşılamakla yükümlüler. Genelde de çok ciddi fiziksel ihmaller olmadığı müddetçe bu konuda iyiler.


Bilmedikleri ya da unuttukları şey bizi yedirmek giydirmek değil zaten; bizlerin dünyasının sadece onlardan ibaret olduğunu göz ardı etmek. Aslında biraz haklılar bu durum oldukça korkutucu bir şey olabilir. Bir canlının dünyası bensem, ben aslında onun her şeyiyimdir. Tüm sorumluluk bendedir, o beni izleyecek ve hayatı benden öğrenecektir. Bir de üzerine kim olduğunu, değerlerini, duygularını, yargılarını, algılarını, düşüncelerini şekillendirecek.


Ebeveynlik kavramına da empati kuralım hadi; hayatın akışının varoluşsal sancılarının arasında, tüm dünyevi dertler yüzünden çocukların duygusal ihtiyaçları öncelik olmaktan çıkabiliyor. Bu önceliklendirmemeyi ebeveynlerin bazıları bilinçli, bazıları bilinçsizse yapıyor. Onlar da kendi birincil bakım verenlerinden öğrenmemiş olduklarından hata yapabiliyorlar. Fakat bu haklılık hali maalesef bir çocuğun çok kırılgan bir dünyası olduğu gerçeğini değiştirmiyor.


Sen beni az sev, az ilgilen ben bununla idare ederim diyen bir çocuk duydunuz mu? Çocuklar bunu demezler, demek zorunda kalırlar.


Çocuklar bu ihtiyaçlara aç: sevilmek, güvende hissetmek, korunmak, oyun oynamak, kendilerini ifade etmek, şefkatli bir rehberlik almak vb.


Tabii ki bu ihtiyaçların hepsini olağanüstü derecede karşılamak mümkün değil. Fakat “yeterince iyi ebeveynlik” kavramını benimsemiş değil de çocukla baş edemeyince ortaya çıkan uçlara kayan ebeveynlik sistemleri (yoksun bırakıcı, aşırı koruyucu, koşullu, endişeli, başarı odaklı, aşırı izin verici, kuralcı, cezalandırıcı, istismar edici) çocukların hayatlarının geri kalanında onları etkiliyor.


Hikayemiz burada başlıyor sevgili çocuklar.

Tüm öğrendiklerimizi hayat böyle yaşanır zannediyoruz.

 

Hikayelerimiz


Tolstoy’un “Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” sözü hikayelerimizin biricikliğine atıfta bulunur. Benzer hikâyelerimiz olsa da gözyaşlarımızın tadı aynı olsa da hissettiklerimiz, acımız ve yaralarımız parmak izimiz kadar farklı olabilir.


Bazı çocuklar çocukluklarıyla erken vedalaşıyor, çok takılamıyor.

Bazı çocuklar büyümemiş yetişkinlerine ebeveynlik yapmayı öğreniyor.

Bazı çocuklar acı çeken bir büyüğünün mutluluğunu kendinden önceye koyuyor çünkü onu iyi edersem sıra bana gelir ve o da beni iyi eder diye düşünüyor.

Bazı çocuklara imkanlar sınırsız veriliyor ve problem olursa nasıl çözeceklerine dair potansiyellerini keşfedemiyorlar, hep dışa bağımlılar.

Bazı çocuklara imkanlar çok sınırlı veriliyor ve her problemi kendileri çözmekten erken tükenmişler.

Bazı çocuklarda aileden bir kişi evi terk ediyor, çocuk diğer bakım verenine kendisi bakım vermek zorunda kalıyor.

Bazı çocukların tüm bakım verenleri fiziksel ya da duygusal yoksun bırakıyor ve çocuklar tamamen açlıkla boğuşuyor.

Bazı çocuklar bakım verenlerini kaybediyor ve yas nedir erken öğreniyor.

Bazı çocukların bakım verenleri aşırı zalim veya bencil olabiliyor, o zaman bu çocuklar duygularından korkuyor ve bastırmayı öğreniyor.

Bazı çocuklar travmalar karşısında savaşçı rolü belirliyor ve hayatı yaşamayı sürekli savaşmak zannediyor.

Bazı çocuklar travmalar karşısında donakalmayı öğreniyor ve sürekli bir utanç ve saklanmayla yaşıyor.

Bazı çocuklar işler yolunda gidiyor zannederken hiç beklemedikleri bir şokla karşılaşıyor, yardım istiyor ama kimse duymuyor.

Bazı çocuklar çözümsüz durumlarda çaresiz kalıyor ve kendine bir daha bu çaresizlik hissiyle karşılaşmamalıyım sözü veriyor, nihayetinde hayatı güvenli alanlarda geçiyor.

Bazı çocuklar tepkisellikleri ve uyumsuzlarıyla burada bir sorun varı anlatmaya çalışıyor.

Bazı çocuklar tüm koşulları karşılarsam sevilirim onaylanırım zannediyor ve hayatını mükemmeliyete adıyor.

Bazı çocuklar kurtarıcı bekliyor.

Bazı çocuklar kurtarıcı oluyor.

Bazı çocuklar yatıştırılıyor, güvenli bağlanıp kaygıyı daha kolay yönetiyor.

Bazı çocuklar yatıştırılmıyor, terörize ediliyor ve kaygılı bağlanma her nesne ile devam ediyor.

Bazı çocuklar sanki çocuk değilmişçesine suistimal ediliyor, şiddet görüyor, sınırları ihlal ediliyor ve hayatın kahpeliğiyle erken tanışıyor.

Bazı çocuklardan hep çocuk gibi olmaları, hiç değişmemeleri, ayrışmamaları bekleniyor ve büyüme hakları ihlal ediliyor.

Bazı çocuklar inatla bekliyor, umut ediyor görülürüm anlaşılırım diye ve sürekli hayal kırıklığına uğruyor.

Bazı çocuklar erken yaşta herkesten beklentiyi kesmiş ve tüm sorumlulukları kendi yüklenmiş oluyor.

Bazı çocuklar evde ne gördüyse onu arama yoluna düşüyor.

Bazı çocuklar evde ne gördüyse onun tam tersini arama yoluna düşüyor.

Bazı çocuklar kendi dünyalarında mutlu ama dünyaları bakım verenlerinin dünyasına ters düşüyor.

Bazı çocukların kendi dünyalarını yaratma fırsatı dahi olmuyor.

Bazı çocuklar sürekli eleştiriye maruz kalıyor, yargılanıyor ve yetersiz olmayı normalleştiriyor.

Bazı çocuklar sürekli övülüyor ve hataya tahammülleri olmuyor.


Yani tüm çocuklar bu hayatta küçük “survivorlar”. Hiçbir şey bilmeden sadece genetikleriyle/mizaçlarıyla bu dünyaya geliyorlar ve hikayeleri yazılmaya başlıyor. Aynı ailede büyüyen iki çocuğun bile hikayesi bambaşka olabiliyor. Gördüğünüz gibi tek bir anı yok bizi biz yapan. Deneyimlerimiz bizi şekillendirmiş durumda.


Sevgili çocuk, senin heybende ne hikayeler var anlatmak ister misin?

 

Çocuk Halimle Nasıl Temasa Geçerim?


İlk önce her hikâyenin ne kadar biricik olduğunu kabul etmemiz lazım. Sonra çocukluğum beni kurtaracakmış stresine girmemiz lazım. Her neye stresle yaklaşırsak, temas edemeyiz.


Mutlu çocukluk anılarımız yok mu? Elbette var. İhtiyaçlarımız karşılanmadı mı? Elbette karşılandı. Ama insan doğası gereği eksikliklerden ve acılardan öğreniyor.  


Her olumsuz anı travma mı olacak çocuğa? Hayır. O yüzden hikâye kavramı burada devreye giriyor. Hikâye süreçtir, istikrardır. İstikrarlı bir şekilde yetersiz hissettirilen bir çocuğun hikayesi o yönde şekillenir. Bu nedenle birkaç anı yetmez. Çocukluk dediğimizde, çocuk dediğimizde hatırladıklarımız ve hissettiklerimiz çok kıymetli.


O çocuk bizi kurtarmayacak, biz olgun yetişkin ruhlar o çocuğu kurtaracağız gerekirse.


O nedenle nazikçe merak edip içimize sormamız lazım. “Nereden kırılmıştım, ne zaman büyümüştüm?” hatırlamak lazım.


Mesela bazı filmler, kitaplar, özlü sözler, tatlar, kokular, insanlar, insanlarla ilişkiler hatırlatıcı olabilir çocukluğumuza dair bir şeyleri.


Şarkılardan gidelim;

Yeni Türkü’nün “Bana bir masal anlat baba” şarkısı belki babamızı çok sevdiğimizden, belki ona hasret çektiğimizden, belki de onunla hiçbir zaman kuramadığımız bir bağdan dolayı canımızı yakabilir.


Bir Sezen Aksu bestesi olan “Ağlama anne”, belki artık büyüdüğümüzü ve ihtiyacımızın sadece saf bir sevgi olduğunu anımsatır, belki de annesiz hissettiğimiz her ana dair ızdırabı.


"Şurada olmayan ev var ya işte o bizim evimizdi, önünden her geçişimde hep aynı çocuğun sesi” şarkı sözünü yazan Feridun Düzağaç belki yuvası yıkılan bir çocuğun yarasına basar, belki de çocukluğundaki o evi bir an önce yok edip kurtulmak isteyen bir çocuğun yarasına.


“Yine de oynar mısın benimle?” diyen Bülent Ortaçgil belki koşullu sevilmekten kaynaklı alamadığımız kabul ve ilginin yasını hatırlatabilir, belki de artık ihtiyaçlarımızın karşılanmasını beklemekten bıktığımız bir yerde kendi ihtiyacımızı tatlı tatlı ifade edebildiğimizi temsil eder.


“Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?” diyen Neşet Ertaş bu sözü bir sevgiliye değil annesine yazmış. Koşulsuz sevilmek isteyen yanımız acı çekerken belki yarım kaldık diye hüzünlenebiliriz, belki de alacaklı.

 

Biraz yaklaşın o çocuğa şimdi.

Biraz duyun hikayesini güvende hissettirerek.

O zaman bir sıcak his gelecek ya işte, o sizin.


Cem Karaca’nın tüm şefkati ile bir çocuk için istenebilecek en güzel dileğiyle bitiriyorum yazımı;


“Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni, doğarken ağladı insan. Bu son olsun, bu son…”


 

278 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page