top of page

Bir Küçük Varoluş Meselesi

Bu yazı öznel ve biricik hikayelerimizin detaylarına dokunmadan insan olmaya dair dış bir gözlem içermektedir. Kendi içimizi anlamak için bazen dışarıdan bakmaya ihtiyacımız vardır. İnsanın oluş macerasına dair geniş bir perspektif belki insanın içine de daha şefkatli, kabul edici ve barışçıl bakmasını sağlayabilir. Neden olmasın?




büyümek şefkat kendin olmak varoluş varolmak çocuk benlik

DOĞMAK

Dünya kocaman bir yer. Her şey travmatik. Sonra içgüdüsel olarak keşfetmeye başlıyoruz. Daha bebeklikten başlıyor merakımız. Keşfettikçe azalıyor doğum travmamız.

Konuşmaya başlayınca o ne? bu ne? diyerek devam ediyor. Artık pek çok şey somut. Heyecanlı bir kâşif titizliğinde yol alıyoruz. Güneşin kızıllığının etkileyiciliği, suyun neşe veren halleri, fizik kuralları, derinlik algısı, ilk deneyimlerin çeşitliliği, korkular, duygular...

Soyut öğrenme dönemimiz gelince ise anlamlandırmaya başlıyoruz. Demek ki bu şundan, şu bundanmış. Etkileniyoruz.

BÜYÜMEK

Bir çocuk olarak yenilikler karşısında büyüleniyoruz. Sonra yavaş yavaş normalleşiyor pek çok şey. Çevremizden ne gözlemlediysek ve nasıl yetiştirildiysek onu norm/normal sayarak; mizacımız/genetiğimiz neye yatkınsa çoğunlukla ona meylederek daha da büyüyoruz. Büyürken ne deneyimlediysek dünyayı da artık ondan ibaret sayıyoruz.


Dünya artık kocaman bir yer değil. Yenilikler artık büyüleyici değil. Zihnimiz, duygularımız, bedenimiz ve baş etme yollarımız şekilleniyor. Artık geniş bir vizyonla, keşifle ve merakla değil, tünel bir vizyonla beynimizin içinden dünyayı algılamaya başlıyoruz. Ebeveynlerimizden ne gördüysek dünyayı o gözlükle görüyoruz.


Şansımız varsa gözümüz açılıyor ve ayrı bir birey olduğumuzu fark ediyoruz ama iş orada bitmiyor aksine yeni başlıyor.

DAHA DA BÜYÜMEK

Ve başlıyor insan olmaya dair sorular. Ne çok sorumuz var yine. Hepsi yüzyıllardır sorulmuş ve düşünülmüşler ama artık sıra bizde. Harika! Kendi öğrendiğim deneyimimi sorgulayacağım, belki milyon tane yaşam biçiminden birini seçip yaşama daha ait hissedeceğim, belki kendime bakışım çok acımasız, biraz kendimi seveceğim derken başlıyor sorular.


“Ben kimim? Nasıl bir insanım? Niye böyleyim? Bu duygular nereden geliyor? Benim kafam niye durmuyor? Ailem böyle olmasaydı farklı biri mi olurdum? Neden sevildiğimi hissetmedim, ben sevilmeye layık değil miyim? Her şeyi yapmama rağmen ilişkim olmuyor, ben değersiz miyim? Neden sahip olduklarım bana yetmiyor, ben vicdansız mıyım? Kusurlu biriysem eğer ölmeyi hak ediyor muyum? Ölmek ne ki? Yaşamak ne? Yaşamın anlamı ne? Yaşamın anlamını ben bulamadım, kim buldu? Ben yaşamın anlamını bulacak kadar cesur olmadım mı? Geride mi kaldım? Ya çok yalnızsam? Ya bomboşsam? Ya zamanı harcamışsam?”

-O ne? bu ne? diyen çocuk gitti-

Hakikati arayacağız derken kendimizde kusur aramaya başladık. Sorular geldi ama işkence formunda. Yetişkin bedende ama çocuksu olmayan bir merakla, dikenleri kendimize batırmaya hazır bekleyen bir zihin yapısıyla…

BÜYÜME DURDU: HOŞGELDİN ZİHİN SESLERİ

Kendimizi tanıyacağız derken aslında kendimizi unuttuk. Sormak/sorgulamak başta çok güzel motivasyonla yapılan bir eylemdi. Büyüyecek, ayrışacak ve yalnızlığımızdan yeni bir ben çıkartacaktık.


Fakat çocuklukta şekillenmiş nöronlarımızın oluşturduğu şemalarımız yüzünden iş tatlı bir sorgulama halinden sapıyor: “yargılayıcı/eleştirel/cezalandırıcı/talepkâr” koşullanmış zihnimizin nokta atışı ve otomatik cevaplarına kalıyor.


Ve bir ızdırap başlıyor. Var olmanın verdiği acı: Varoluşsal sancı. William Shakespeare’in dediği “Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu!” dönemlerimize geliyoruz. Var olmak; sıkışmış zihin seslerimizle, bastırdığımız duygularımızla, regüle edemediğimiz sinir sistemimizle daha da büyük bir sancıya dönüşüyor.


İnsan olmanın şaşkınlığı. Dünyadaki kötülüklere, acılara, çaresizliklere şahit olmak. Travmalara rağmen hayatta kalmak. Hayatta kalabilmek için sinir sistemimizi geliştirmemizin gerekliliği. Şefkatle işlenmemiş ham duygularımızla tanışmak zorunda olmak. Başımıza lanet gibi düşen sorumluluklar. Bir yanımız hala çocuk olmak isterken, bürünmek zorunda kaldığımız roller. Sanki her şeyi bir zamanlar kendi kendimize halletmek zorunda kalmamışız gibi bir de sürdürmekten sorumlu olduğumuz yetişkin becerileri. Yaşanmışlıkların yası. Yaşanmamışlıkların yası. 


İnsan: bitmeyen yaslar dünyası. Dünyası küçücük. Sorularının arasında kayıp. Yeryüzünde yer bulamayan beden, çıkış izni olmayan duygular ve durmak susmak bilmez zihin.

Keşif bitti.

Güle güle.

OLGUNLAŞMA EVRESİ

İşte tam bu acının içinde bulunabilme cesareti gösterirsek eğer kendimize yeni bir ben yaratabiliyoruz. Mevlana’nın bahsettiği süreç: “Hamdım, piştim, oldum.” Pişiyoruz ve galiba ömrümüz pişmekle geçecek. Bu pişme hali bizi ol’uş formuna sokacak. Hiçbir zaman tam olmayacağız. İnsan mükemmel yaratılmış bir varlık değil gerçeği ile yüzleşiyoruz.


Dünya kötülüklerle dolu. İnsan orada. Dünya iyiliklerle dolu. İnsan hala orada. Bu paradoks yaşamı var kılan bir gerçeklik. Aynı anda zıt şeylerin gerçekleşmesi. İkirciklilik. Aynı anda hem mutluluk hem mutsuzluk hem korku hem cesaret hem sevgi hem nefret hem haset hem şükran hissedebiliyoruz. O kadar büyük bir rezervimiz var ki haberimiz yok. Peki bu alanı biz neyle dolduracağız?

VAROLUŞUMA AÇILAN KAPI: HOŞGELDİN ŞEFKAT

Ruh, beden ve zihin bir bütün. Bu parçalarımızdan sadece birisine daha çok inanmak ve kredi vermek zorunda değiliz. Zihin, yapısı gereği suçluluk ve utanç pompalar. Ruh, ebeveynlerinin öğretilerinden kopmakta direnir. Beden, nasıl kullanacağımızı bilmediğimiz bir araçtır ve çalışmaya hazır bir halde tetiktedir.


Zihnimize rağmen egomuzu çağıracak, duygularımıza rağmen deneyime alan açacak, bedenimizin savaş/kaç/don tepkilerine rağmen hayatta kalacağız. Bunu kolaylaştırmanın yolu bir formülden geçmiyor. Daha çok çalışmak, daha çok sevilmek, daha çok kontrol etmek, daha çok kaçmak, daha başarılı olmak, daha güzel olmak, “daha çok” bir şifre maalesef değil.


Bazı saf gerçekler var yüzleşmemiz gereken. Kontrol edilemez bir yerdeyiz ve biz sadece gelip geçici küçük kaşifleriz. Hani çocukken daha hiçbir şey bilmezken hissettiğimiz o merak var ya; o belki de bizim en güzel parçamız. Bu parçamızı bir yakıt olarak alıp acının tam gözünün içine bakarsak kendimize karşı şefkati aktive ediyoruz. Şefkat bir duygu değil, komplike bir süreç. Tek duyguya, tek inanca, tek tepkiye inanmak değil de hepinize yetecek alanım var diyebilmek. Bunu yaparken de realiteden kopmamak.


Realite nedir? Yüzyıllardır var oluyoruz dünyadaki tüm acılara rağmen ve sonra ölüyoruz. Oluyoruz ve ölüyoruz. İşte realite bu. Basit.


O halde ölümün varlığının bu çıplak gerçekliğini içimdeki şefkat kırıntılarıyla kucaklasam?


İnsan yalnızca var olduğu için bile değerlidir sonucuna tutunsam?


Kendi oluşuma dair bakış açımı tüm bu yüzyıllardır gelen sürecin akışına bıraksam ve yaşamaya dair o çocuksu merakı geri çağırsam?


Mesela; otomatik viteste suçluluk ve utanç pompalayan zihnim aslında benim yanımda sınırını bilen akıl danıştığım hocam olsa, duygularım gelse gitse ve her seferinde bana kendime dair bir şeyler hatırlatsa, bedenim benim dünyevi ızdırabım içindeki eşlikçi ve yol arkadaşım olsa. Güzel bir içsel ekip olmaya izin versem?


Kendimi sevmeliyim, değerli olmalıyım, kusurlu olmamalıyım, korkmamalıyım telaşına düşmeden olduğum yerde önce sadece ve öylece “tamam” olsam?


Hayat bu kadar karmaşıkken, bu bakış açısını nasıl sağlayacağız bu dertlerin içinde? sorusunu duyar gibiyim. Bakın zihin hemen görev edinip bir varış rotası belirlemeye çalışıyor. Halbuki biraz düşünebilmek, biraz yer açabilmek, biraz dışına çıkabilmek tamamdır. Ruh beden ve zihin zaten döngülerine devam edecek. Bizim tek yapabileceğimiz bunu kabul etmek.


Bu kadarız işte, barışalım.

Dünya kocaman bir yer ve biz yaşamaya gönderildik.

O yüzden; biraz yapabilmeye tamam.

Biraz, bizim merakımıza alan açar.

Çok, insana yüktür.

Şimdi merak ediyorum “Var olmaya hazır mıyız?”


148 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page