top of page

Instagram, Hep Güzel Olan O Uzak Diyarlar ve KAPTAN FANTASTİK

Doğumumuzdan yaklaşık bir buçuk yıl sonra, dil becerilerimizin de gelişmesiyle birbirine zıt kavramları anlamaya başladığımız biliniyor. Oysaki henüz sözcükler bir araç değilken bile bunu duyumsal düzeyde öğrenmeye başlıyoruz; annemizin bakım veren hallerinin toplamının varlığı vs. yokluğu meselesiyle hayattaki ilk zıtlıkla tanışıyoruz.




Küçük bir bebekle karşılaştığımızda o neşeli tepkiyi yaratmak için ellerimizi yüzümüzle kapatıp önce yok oluyor sonra a bak buradayım diyoruz. Çocukken önce siyah-beyazı öğreniyoruz, ilk öğrendiğimiz renklerden biri gri olmuyor. Ya da çocuk kitaplarında akşamüstüne dair bir resim görmüyoruz da gece ve gündüzün temsilleri olan ay ya da güneşi görüyoruz genellikle. Büyüdükçe sıra varlık ve yokluğun, siyah ve beyazın, gece ve gündüzün bir cetvel üzerinde olduğunu ve arada başka duraklar olduğunu öğrenmeye geliyor. Bugün “yetişkin aklımızla” böyle ara duraklar olduğunu bilsek de gri diye bir rengin varlığından haberdar olsak da hayallerimizin ve gerçeklerimizin bu ara alanlarında durmakta epey zorlanabiliyoruz. Üstelik günümüzde dış dünya da bunu kolaylaştırmıyor. Hatta aksine Instagram gibi sosyal medya uygulamalarının o çok temel duygumuza – hep ötekinde olan ve bizim olması arzulanan bir yokluk haline – dokunduğunu irili ufaklı deneyimliyoruz. Bunun bir illüzyon olduğu bilgisine sahip olmamıza rağmen bu his yakamızdan düşmüyor. Birileri hep ideal olan o dünyayı yaşıyor, çantası sırtında geziyor.


Matt Ross tarafından yönetilen ve 2016 yılında vizyona giren Kaptan Fantastik filmi, bu ikileme diğer seçeneğini ortadan kaldırarak ve ötekini arzulamayı bıraktıkları bir yaşam inşa ederek çözüm bulan Ben ve Leslie’nin hikayesiyle bizi bu kavramları yeniden düşünmeye çağırıyor. Film Amerika’nın ormanlarında, modern yaşamdan oldukça uzak ve paraya ihtiyaç duyulmayan bir hayatın tasvir edildiği sahnelerle başlıyor. Bu sahnelerde avlanabilen, dövüşebilen, her türlü bilgiyi kitaplardan edinebilen altı çocuğun babalarıyla birlikte adeta “ideal” bir evrende, başka bir ötekinin hayali olmadan yaşadıkları mesajını alıyoruz. Hayatlarının çerçevesini son derece sıkı tutan bu baba için, kapitalist Amerikan düzenin tersine materyal tüketimden uzak ve onun yerine bilgiyi tüketen ve üreten bir yaşam yaratmanın son derece önemli olduğunu, hatta bunların Ben için siyah ve beyaz gibi birbirinden ayrı ve uzakta durduğunu anlıyoruz. Film boyunca Ben’in geçmiş öyküsü ve kişiliği hakkında derinlemesine bilgi sahibi olamasak da çocuklarıyla kurduğu ilişkiden hayatı ötekinin öznelliklerini gözeterek değil, kendi doğru bildiğinden şaşmayarak deneyimlediği izlenimini ediniyoruz. Ben’in altı yaşından on yedi yaşına kadar farklı yaş gruplarından olan altı çocuğuna da aynı ağır fiziksel antrenmanları yaptırması, en küçük çocuğuna da ortanca çocuğuna da bir bilgiyi sansürsüz haliyle sunması ya da 12 yaşındaki oğlu Rellian bileğini incittiğinde herhangi bir duygu ifadesi göstermeden onu aklını kullanmaya ve kendi çözümünü yaratmaya davet etmesi, bize çocukların yaşının babalarıyla ilişkilerinde bir fark yaratmadığını söylüyor. Ancak Ben intihar eden karısı Leslie’nin cenaze töreniyle ilgili vasiyetini yerine getirmek ve onunla vedalaşmak için çocuklarıyla birlikte şehre döndüğünde, kurdukları bu sistemin yetmediği taraflarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Seyirci olarak biz de entelektüel bilgisi son derece yüksek olan on yedi yaşındaki Bodevan bir kadınla sıradan bir iletişimde zorluk çektiğinde başlangıçta bize sunulan o kendine yetebilen, çok güçlü hayat imgesinin delikli olduğunu anlamaya başlıyoruz. Filmin başında, dünyanın geri kalanından izole bir yaşamda sanki başka alternatiflerin varlığını bilmeyen bu çocuklar aynı zamanda o başkaya dair herhangi bir arzu taşımıyor gibiyken, film ilerledikçe yeni alternatifler ufukta göründüğünde diğerine sahip olmayı istemeye başlıyor. Filmin sonunda ise Ben ve çocuklarının ormandaki hayatı geride bırakıp şehirdeki geleneksel bir evde geleneksel olmayan, kendi yiyeceklerini yetiştirmeye devam eden bir yaşam yarattıklarını, bir başka deyişle gri alanda uzlaştıklarını görüyoruz. Ben de içimizde birbirine zıt gibi duran hallerin tek potada eriyebildiğinde doyuran bir yaratıcılığın beraberinde geldiğini ancak bu yeni hal için filmin isminin bize söylediği gibi fantastik yani düşlemsel olana ihtiyaç duyduğumuzu hatırlayarak filmi kapatıyorum.

42 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page